ESKİŞEHİRDEN KÜTAHYA’YA YOLCULUK…

Sevdiklerin için bir yerlere gitmek ne kadar güzelmiş….

Memleketim… Son haftalarda içime bir Eskişehir düştü. Yok dedim Eskişehir beni çağırıyor, gitmem lazım. Sevdiklerim çok Eskişehir’de… Tabii en sevdiklerimden biri de orada:)

Bazen içini dinleyeceksin kardeşim. Çağırıyorsa vardır bir bildiği.

Çok iyi yapmışım. 7 Mayıs Cuma sabahı bindim Eskişehir Ekspres’e. Saat 07.10 da hareket etti. Sabah Haydarpaşa ayrı bir güzel oluyormuş. Deniz sakin, sükûnda; insanlar az, bahar kokuyor her taraf.

Trenle Eskişehir’e nasıl geldik anlayamadım bile. Metin hazırlamam gerektiğinden pek etrafı seyredemedim. Olsun, trende netten arkadaşlarla yazışmak da güzelmiş:)

Eskişehir garına vardığımda -Allah razı olsun- Rukiye beni karşıladı. Eskişehir insanı bir başka… Yarenlikleri dillere destan… Birlikte ziyaret niyetiyle geldiğim eve gittik. O kısma hiç girmiyorum. Kelimeler kifayetsiz kalabilir. Elhamdülillah, Allah eksikliklerini göstermesin…

O gün Rukiye bana Eskişehir’i gezdirdi. Yahu utandım ben Eskişehirliyim demeye. Tabii biz merkeze uğramadan köye geçtiğimizden hiç bu kadar imkânım olmamıştı gezmek için.

İlk önce şelale tepesine çıktık. Eskişehir’e tepeden bakarken, yapay da olsa yapılan şelaleleri gördüm. Esen rüzgârı tenimizde hissettikten sonra aşağıya, Kurşunlu Medresesi’ne indik. Medrese restore edilmiş. Çok güzel lüle taşı atölyeleri, ebru, tezhip odaları var. Eskişehir Mevlevihanesi’ni gezdik. Reşadiye Camii’ni, oradan odun pazarı evlerini dolaştık.

Tam bitti mi derken… Sazonava da soluğu aldık. Yok dedim belediye iyi çalışmış. Yapay da olsa göl yapılmış, içinde korsan gemisi, ördekler balıklar… Bir terlemişim, susamışım, kahve evinde içtiğim limonata kendime getirdi. Allah razı olsun Rukiye çok misafirperver ve iyi bir mihmandardı 🙂 Rukiye’yi bir Çengel ve Kuleli yapmaya davet ederek kendimi daha iyi hissetmemi sağladım

Sonra tekrar döndük Eskişehir’e gelişimin odak noktasına… Bir kahve içip, doyumsuz sohbeti tadında bırakarak çıktım Kütahya yollarına. Kütahya arabasına bindirildikten sonra yeni yollar, yeni bir şehir tanıyacak olma heyecanı otobüste de devam etti. Bir film bile bitmedi yolda Mesafe o kadar kısa.

Eskişehir-Kütahya arası 85 km. Hemencecik geldik. Kuzenim Öznur otogardan aldı beni. Orda beklerken yaşlı bir ayakkabı boyacısı dikkatimi çekti. Hayatımda ilk defa (merakımdan) ayakkabılarımı cilalattım :)Pek zevkliymiş. Bende yapabilirim aslında ayakkabıcılık, sevdim yani.

Öznur Kütahya’da okuyor. Yıllardır ısrar eder “Gel abla” diye. Ben de dedim, bizim kız, gidelim bir bakalım ne eder ne yapar, keyfi nasıldır. Birlikte kaldığı arkadaşları çok tatlı… Birbirinden şekerler. Çok misafirperverler (Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum) Başta Öznur, Şeyma, Sevil, Havva ve Esra… Çok tatlısınız 🙂

Kızlar bir plan yapmışlar ertesi gün. Artık geldiğim akşam gözlerimden uyku akıyordu malum trans halim geldi. Ve sonrasını hatırlamıyorum:)

Sabah bir telaş… Bir kahvaltı telaşı, bir hazırlık… İstikamet Kütahya Kalesi… Kızlar “Tülay Abla, 20 dk yürüyerek gidiliyor” dediler. Ben de “ben, 3-4 saat yürüyüş yapmış insanım” diyerek havaya girdim tabi. Aman Allah’ım 1 saat 10 dk sürdü kaleye çıkış. Bir tepe, bir tırmanış… Bir ara kendimi Nasuh Mahruki gibi hissettim:)

Değdi tabi. Manzara o biçim. Kütahya kalesi, şehrin iki tepesinden birinde kurulmuş. Çıkış çok zor tabi ki. Çamların aralarından ulaştık. Kalenin içinde çay bahçeleri var, Gazino denilen daire şeklinde bir lokanta mevcut… Adı Gazino ama kendisi değil. Siz otururken mekân yüz seksen derece dönüyor. Manzaranın daha iyi görülmesi için.

Uzun uzun kahvaltı yaptıktan sonra Ulu Cami’ye doğru inmeye başladık kaleden. Çok şeker bir patika yol, yeşilliklerin arasında, kalenin kemerlerinden geçerek indik. Kütahya esnafının arasından süzülerek Ulu Cami’ye ulaştık. Şakır şakır sular akıyor her tarafta. Hakikaten pınarları hiç kurumamış. Çeşmelerden kolum kalınlığında suların aktığını görünce ya bunları kapatsak dedim ama hep akıyormuş böyle.

Ulu Cami’den önce İshak Paşa Camini, Paşam Sultan ve Şeyh Nureddin Efendi türbesini ziyaret ettik.

Ulu Camii’nin içinde de suyu hala akan bir çeşme var, içiliyor da. Çok tatlı duruyor caminin içinde. Caminin her tarafında çinilerden izler var. Ulu Camii’nin cemaati de vardı epey, pek sevindim 🙂

Ulu Camiinden düz yol aldık. Hemen ilerde sağda Dönenler Camii karşımıza çıktı. Dönenler ismini duyunca ve tam karşısında cadde de dönen bir Mevlevi heykeli olunca, dedim burada bir Mevlevihane var herhalde.

Gerçektende daha önce mevlevihaneymiş. Zaten ortası sema yapılacak bir yer. Yanlarda kafes kafes bölümler var, üstten ortası tam görebilecek şekilde. İsmi de çok orijinal “Dönenler Camii” çok hoşuma gitti. Havası çok güzeldi. Bazı mekânlarda gönlüme düşenler hep önemlidir diye düşünürüm. Çünkü Allah herkesi düşürmez gönle, her yerde…

Dönenler Caminden sonra kızların sürekli bahsettikleri Sevgi yoluna girdik. Her şehrin en kalabalık ve çarşı kısmında olan yollardan… Kalabalık, alışveriş yapanlar… Dört kişiyiz, birbirimizi kaybetmek bile mümkün. Neyse Öznurla ben, Şeyma ve Sevil. Hamamiziyafe denilen bir yerin önünden geçtik. Hamammış gerçekten. Fakat restore edilmiş ve lokanta olmuş. Gezelim dedik. Taş odalar, kubbeli, özel bölümler var, misafir ağırlamalarında getirilebilecek bir yer. Yalnız alt katlarda herhalde ben yemek yiyemem. Bir zamanlar yıkanılan yerde yemek yemek içimi biraz bulandırdı açıkçası. Hala hamam çeşmeleri filanda duruyor, hatta dekor olsun diye havlu ve peştamal de koymuşlar. Yok, bu kadar gerçekçi dekor bana göre değil. Taş yapı çok güzel de bu yapının alt kısmında yemek yemek bana göre değil.

Pamuk şekercinin önünde buldum kendimi. Pek sevmem ya(!) Kütahya’ya gelmişim pamuk şeker yemeden dönmem hesabı. Kocaman pamuk şekerleri ellerimize alarak sevgi yolunu bitirdik. Yolun sonunda Kütahya’nın simgesi kocaman bir vazo çıktı karşımıza. Etrafında fıskiyeli havuz… Tabii resimler çekildi, tek tek, birlikte. Kütahya’ya gelenler vazoyu görmeden gitmezmiş.

Kütahya’ya gelmişken tanışmak istediğim kişiler vardı. Diş Hekimi Dr. Kadriye Hanım gibi. Muayenesinde ziyaretine gittim. Ne kadar misafirperver… Hemen bizim için plan yaptı. Kardeşi ve arkadaşları Hıdırlık tepesindeymiş, sizi de çıkartalım dediler. Hemen eşiyle birlikte Hıdırlığa çıkarttılar. Hıdırlık söylentiye göre Hızır ve İlyas (as)ın buluşma noktasıymış. Kale’nin tam karşısı… Tepelik bir yer. Püfür püfür rüzgâr esiyor. Çaylar, çekirdekler ve sohbet… Çok tatlı, birbirinden şirin arkadaşlarla tanıştım. Nerden nereye, bu iki günde sohbet edeceğimiz kişiler varmış. Aliye, Nazife, Beheşti, Esra, Betül ve Huriye. Hepsi de çok şeker…

Birlikte ünlü Çinili Camii’ne geçtik. Hemen Hıdırlıktan inerken sağ tarafta. Çinili Camii son dönemde yapılmış aslında. Camide her tarafta çini var, ismini de aldığı gibi.

Oradan tren istasyonuna gitmem gerekti. Malum dönüşe Meram Ekspresine bilet almıştım. Fakat her duyanın “meram mı” tepkine karşı. Aman ben işimi sağlama alayım dedim. Ve iptal için gara gittik. Fakat netten de halledilebiliyormuş. Kütahya Tren garı küçük, kendi halinde… Zaten İstanbul’a iki tren varmış. Sabah 03.00 ve 23.30 da. Ben de otururken gaza geldiğimden hemencecik halletmek için almıştım 23.00’e. Ama kızlar öyle şeylerden bahsetti ki. Yok dedim ben paşa paşa otobüsle gündüz gözüyle gideyim İstanbul’a. Neyse akşam Öznurla Sevgi Yoluna düştü yolumuz. Eeee sevgi dolu insan olunca :))))

Nereye gitsen sevgi yolu buluyor seni. Hamamiziyafe de Kütahya’nın ünlü bir yemeğini yiyelim dedik. Menüde cimcik dikkatimi çekti bir de şeftali şerbeti. Tabii Hamamziyafe hamamdan döndürülen bir lokanta olduğundan yukarıda yedik biz yemeklerimizi. Dediğim gibi aşağıda içim kaldırmadı. Neyse cimcik geldi. Üzeri yoğurtlu makarna J Bol tereyağlı, naneli… O neyse de Allah’ım şeftali şerbeti süperdi yahu. Bir gün şeftaliyi şekerde bekletip yapıyorlarmış. Buzlar üzerinde yüzüyor. Harikaydı. O sıcakta çok iyi geldi. Kütahya’ya giderseniz Hamamziyafeye muhakkak uğrayın. İçki de yok, her ne kadar hamam sonrası olsa da taş bir tarihi yapı. Sevdim ben Hamamziyafeyi. Neyse yemeğimizi yedik, içtik şeftali sularımızı sonrasında Öznurun ısrarıyla girdik dondurmacıya. “Aman ablam sana dondurma yedirmeden içim rahat etmez.” Allah herkese Öznur gibi kuzen versin. Canım benim…

Neyse Kütahya’daki bir günüm çok güzel bitti. Akşam kızlara Türk kahvesi yapmayı öğretirken yorgunluğumu anlamaya başladım. Balkonda çaylarımızı da içince artık benim trans halim gelmişti. Yok, elimde değil gözlerim kapanıyor. Bu da bir bünye tabi :)Gez gez nereye kadar yastık görmeyeyim…

Ertesi sabah çok güzel bir kahvaltı sonrası çıktık Öznurcuğumla Çiniciler Çarşısına. Çok güzel çiniler vardı. Birkaç bir şey aldık. Resimler çekildik. Sonrasında Kütahya’ya gelip de gözleme yememek olur mu dediler. Haşhaşlı ve patatesli iki gözleme yedim ellerine sağlık yapanların…

Kütahya’yı sevdim. Şirin kendi halince bir şehir… Yerlisi bozulmamış. Sadece maalesef ki öğrencinin girdiği yerler bazı konularda bozulduğu için burada da gözlerden kaçmıyor bu durum. Her yerden çeşmeler akıyor. Sağınızda, solunuzda çeşmelere rastlamak zor değil. Bir de Allah ne kadar büyük… Kütahya’da da çini, Eskişehir’de lüle taşı, İznik’te yine seramik ve çini… Bereketli topraklar… Allah insanlara geçimini sağlamaları için hammaddeler bahşetmiş.

Çini diyarından selamlar diyerek…

Önümüzdeki ay Diyarbakır gezimizde buluşmak üzere:) bekle beni Diyarbakır geliyorum:)

Ana fikir: Mekanları güzelleştiren insanlar

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.